Bugün 18 Mart. Çanakkale Deniz zaferinin 110. Yıl dönümü. Sadece ülkemiz değil Dünya tarihi açısından da çok büyük bir zaferin yıl dönümü. Osmanlı Devleti, gerek askeri gerekse ekonomik açıdan güçsüz durumda olmasına karşın ordumuzun komuta kademesinin çok başarılı sevk ve idaresi, askerlerimizin sarsılmaz inancıyla güçlü İngiliz-Fransız donanmasının Çanakkale Boğazı’ndan geçişine izin verilmedi. Deniz Zaferi’nin ardından, sonradan vatanımızın da kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu olacak olan, Mustafa Kemal’in muhteşem askeri dehası ile kara savaşlarında da savaş kazanıldı ve ‘Çanakkale geçilmez’ kılındı. Gemicilik kurallarına göre seyir halindeki gemiler bir yerden ya da boğazdan geçince gemi seyir defterine ‘şu saatte şuradan geçildi’ diye not düşerler. Çanakkale Zaferi’nden sonra ise, Çanakkale Boğazı’ndan geçen gemiler vatanımızı canları pahasına savunan kahraman askerlerimize hürmeten seyir defterine normalde yazmaları gereken ‘Saat …… da Çanakkale Boğazı geçildi’ notu yerine ‘Saat …..da Çanakkale Boğazı’ndan çıkıldı’ veya ‘Saat ….. da Çanakkale Şehitler Abidesi …. Mil uzaktan selamlandı’ diye not düşmektedir.
Çanakkale’de sadece bir savaş kazanılmamıştır. Çanakkale savaşının kazanılması ile o İtilaf Devletlerinin Çanakkale Boğazını geçip İstanbul’a ulaşmaları engellenmiştir. Çanakkale Zaferi ile Osmanlı İmparatorluğu neredeyse 200 yıldır ilk kez bir savaş kazanmıştır. Bu durum bundan sonraki mücadeleler için (özellikle Kurtuluş Savaşımız için) büyük bir moral olmuştur. İngiliz ve Fransız güçlerinin Karadeniz’e geçip Çarlık Rusya’sına yardım götürememeleri nedeniyle Çarlık Rusya’sı yıkılmış ve 1917 Rus Devrimi gerçekleşmiştir. Böylece Anadolu’ya kuzeyden gelecek Rus tehdidi ortadan kalkmıştır. Rus tehdidinin ortadan kalkmasının ötesinde Kurtuluş Savaşımız sırasında en büyük destekçimiz Çarlık Rusya’sı yerine Lenin önderliğinde kurulan Sovyetler Birliği olmuştur. O zamanki koşullarda Kurtuluş Savaşımızın kazanılmasında bu desteğin önemi çok büyüktür. Yani Çanakkale savaşı 1915 de kazanılmıştır ama aslında savaş değişik cephelerde hep devam etmiş ve ulusumuz için nihai zafer 9 Eylül 1922 de İzmir’de kazanılmıştır. Kısacası, Çanakkale Zaferi ile sadece bir savaş kazanmadık, vatanımızı ve bağımsızlığımızı yeniden kazanmanın ilk adımını atmış olduk.
Çanakkale Deniz ve Kara Savaşlarının kazanılmasında başta büyük Önderimiz Mustafa Kemal olmak üzere o zamanki komuta kademesindeki komutanlarımızın, savaşa katılan tüm askerlerimizin, cephe gerisinden o yokluk içerisinde askerlerimize inanılmaz destek veren halkımızın çok büyük katkısı yadsınamaz. Elbette o dönemde gerek asker gerekse sivil kesimden savaşın kazanılmasında katkısı bulunanlarla ilgili inanılmaz öyküler mevcut. Herhalde hepimiz 215 kilogramlık top mermisini sırtlayıp Topa yerleştiren ve ‘Ocean Zırhlısı’nı batıran Seyit Onbaşı’nın öyküsünü biliyoruzdur. Seyit Onbaşı gibi hatırası önünde saygıyla eğileceğimiz nice kahramanlarımız olduğunu biliyorum. Bu yazıda, hem geçtiğimiz hafta 14 Mart Tıp Bayramı olması hem de bugün Çanakkale Zaferinin yıl dönümü olması nedeniyle Çanakkale Savaşında görev yapan hekimlerimiz ile ilgili muhtemelen çoğunuzun bildiği iki yaşanmış olayı anlatmak istiyorum.
Birinci Dünya Savaşı başlayınca çoğunluğu lise ya da üniversitede okuyan birçok genç, bir kısmı zorunlu bir kısmı gönüllü olarak, savaşa katılmak üzere Çanakkale’ye gitmişlerdir. Bunlar içinde o zamanki adıyla ‘Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ öğrencileri de vardır. Öğrencilerin savaşta hizmet vermek üzere askeri birliklere katılmasıyla Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane 1914 yılında öğrenci alamadı. Okul binası da, o zamanki adıyla ‘Hilal-i Ahmer’ olan Kızılay’ın Hastanesi olarak görev yaptı. Savaş süresince tıp öğrencileri ve hekimler, ağır savaş şartları altında bile, bir kişiyi bile olsa hayatta tutabilmek için ellerinden geleni yaptılar. Bu arada çok sayıda yitirdiğimiz sağlık görevlileri olduğunu biliyoruz. Ama kayıtların yetersizliği nedeniyle kayıpların sayısı konusunda kesin rakam söyleyebilmek zordur. Tıbbiyeye 1914 yılında öğrenci alınamadığı ve okul kapalı olduğu için 1915 yılında mezun olan doktor yoktur. Bazı kaynaklarda Tıbbiyenin mezun vermediği yıl 1921 olarak yazılsa da bunun doğru olmadığı İstanbul Üniversitesi’nden Fatma Özlen’in 2023 da yayınladığı makalesinde gösterilmiştir. Çanakkale Zaferi’nin ardından Tıbbiye 4 Mart 1916’da yeniden öğretime başlamıştır. Askerde bulunan tıp öğrencileri terhis edilerek okullarına gönderilmiştir. Ancak o kadar çok doktor kaybı vardı ki doktor açığını kapatmak için Tıbbiyeye çok sayıda yeni öğrencinin kaydedilmesi gerekiyordu. Lise çağındaki gençler askere alınıp çoğu savaşta yitirilince üniversite çağında çok az sayıda genç kalmıştı. Bu durum, doktor açığını gidermek için daha küçük yaştaki öğrencileri Tıbbiyeye kaydetme zorunluluğu doğurunca, Bakanlar Kurulu kararı ile yalnız Tıp Fakültesi için lise mezuniyeti aranmaksızın öğrenci alınmıştır. Kaybedilen zamanı telafi etmek amacıyla da derslerin bütün yıl devam etmesi kararı alınarak 2 yıllık öğrenim 1 yılda tamamlanmıştır. Bu olay Çanakkale Savaşı’nda hekim kayıplarımızın boyutunu anlatması açısından çok acı vericidir.
Anlatmak istediğim ikinci yaşanmış olay, Çanakkale Savaşının nasıl bir yokluk ve ruh hali içinde kazanıldığını göstermesi açısından çok anlamlı. Her okuduğumda ya da Sunay Akın’ın müthiş anlatısı ile her dinlediğimde gözyaşlarımı tutamadığım bir öykü: Savaş alanından getirilen yaralı askerlere doktorlar ilk muayenelerini yapıp ameliyat edilirse kurtulacağına inanıyorlarsa ağrısını dindirmek ve gerekli müdahaleyi yapmak için Morfin yapıyorlardı. Ama kurtulma imkanı olmayanlara ağrı kesici yapılmıyordu. Çünkü ellerinde yeterli ağrı kesici yoktu, var olanı en iyi şekilde kullanmak durumundaydılar. Görevli doktor, duygusal karar vermemek için yaralıların yüzüne mümkün olduğunca bakmamakta, iyileşme şansı yüksek olan yaralılara ağrı kesici yapmaktaydı. Bir gün Doktor Tarık Nusret her zamanki gibi yaralıları muayene ederken iniltiler arasında ‘Baba’ diye bir ses duydu. Sesin sahibi Doktor Tarık Nusret’in yaralı olan öz oğluydu. Doktor muayenesini yaptı ama yara o kadar ağırdı ki ağrı kesici yapılmayacaklar arasına gönderdi. Bir kaç saat sonra da oğlu şehit oldu. Doktor Tarık Nusret, şehit olan oğlunun cansız bedenine sarılıp: “Affet oğlum, o iğneyi sana yapamazdım, o senin hakkın değildi” der. İşte, Çanakkale Savaşı bu ruhla kazanıldı ve sonrasında bu topraklar hakkı olmadığı için tek bir ağrı kesiciyi bile oğluna uygulamayan, o güzel insanlar tarafından vatan yapıldı.
Çanakkale Zaferi’nin yıl dönümü vesilesiyle, bugün bağımsız bir ülkede özgür bireyler olarak yaşamamızı sağlayan başta ATA’mız olmak üzere artık hiçbiri hayatta olmayan vatanseverlerin anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
İnstegram: prof.dr.hayrettinsahin